ABD’de yaklaşan 2026 ara seçimleri, Amerikan demokrasisinin işleyişine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Özgürlük ve halk egemenliği söylemini dış politikasının merkezine yerleştiren Washington, diğer ülkelerin siyasi sistemlerini bu ölçütler üzerinden değerlendirirken kendi seçim sistemindeki eşitsizliklerle de karşı karşıya. ABD’de her vatandaşın bir oyu bulunuyor ancak herkesin siyasi süreci etkileme gücü aynı değil. Milyarderler ve büyük şirketler, milyarlarca dolarlık seçim harcamalarıyla adayların görünürlüğünden seçim gündemine kadar pek çok alanda belirleyici rol oynuyor.
Milyarderler: Seçimlerin perde arkasındaki güç
ABD merkezli Public Citizen’ın 27 Ekim tarihli raporuna göre, 2026 ara seçimlerinde en az 1 milyon dolar bağış yapan 500’den fazla kişi, Süper PAC’lere toplam yaklaşık 4,2 milyar dolar aktardı. Bu miktar, söz konusu komitelerin topladığı kaynakların yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyor.
Raporda Elon Musk’ın 2026 seçim döngüsünde Süper PAC’lere yaptığı bağışın yaklaşık 445 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Böylece tek bir milyarder, desteklediği aday ve siyasi hareketler için sıradan bir seçmenin sahip olamayacağı ölçüde büyük bir finansal güç kullanabiliyor.
Brennan Adalet Merkezi’nin verilerine göre ise 2026 ara seçimlerinde en büyük 40 bağışçı, ekim ayı ortasına kadar siyasi yarışlara 2,4 milyar dolardan fazla kaynak aktardı. Bu rakam, enflasyona göre düzeltilmiş 2022 ara seçimlerindeki en büyük bağışçıların toplam katkısını yüzde 50’den fazla aşıyor. Dolayısıyla mesele yalnızca Cumhuriyetçilerin veya Demokratların desteklenmesi değil, büyük sermayenin her iki siyasi kanat üzerindeki yapısal etkisi.
Büyük şirketler: Siyasi nüfuz için milyarlarca dolar
Public Citizen’ın 29 Ekim tarihli raporuna göre, kâr amacı güden şirketlerin 2026 federal seçimleri kapsamında Süper PAC’lere ve siyasi komitelere yaptığı kayıtlı bağışlar yaklaşık 737,3 milyon dolara ulaştı. Bu miktar, şirketlerin 2024 başkanlık seçimlerindeki harcamalarından yüzde 60 daha fazla.
Kripto para, çevrim içi bahis ve büyük teknoloji sektörlerinde faaliyet gösteren şirketler, özellikle yapay zekâ ve veri merkezi alanındaki işletmeler, seçim yarışlarına toplam yaklaşık 391 milyon dolar aktardı. Trump’a yakın siyasi hareketle bağlantılı bir Süper PAC ise kayıtlı şirket bağışlarından yaklaşık 141 milyon dolar aldı.
Şirketlerin seçimlere ilgisi tesadüf değil. Vergi politikaları, teknoloji düzenlemeleri, kripto para piyasası, enerji ve kamu ihalelerine ilişkin kararlar doğrudan ekonomik çıkarlarını etkiliyor. Bu nedenle seçim finansmanındaki ağırlıkları, kamu politikaları üzerinde nüfuz kurma çabasıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Süper PAC’ler: Servetin siyasi güce dönüşmesinin yasal yolu
Bu sistemin en önemli araçlarından biri Süper PAC olarak bilinen siyasi komiteler. ABD Federal Seçim Komisyonu kurallarına göre bu komiteler, bireylerden, şirketlerden ve sendikalardan sınırsız miktarda bağış alabiliyor ve adayları desteklemek veya onlara karşı kampanya yürütmek için bağımsız harcamalar yapabiliyor. Ancak bu harcamaların adaylar veya seçim kampanyalarıyla koordineli yürütülmemesi gerekiyor.
Sistemin genişlemesinde, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 2010 yılında Citizens United davasında verdiği karar belirleyici oldu. Bu kararla şirketlerin ve sendikaların seçimlere yönelik bağımsız harcamalarına getirilen önceki sınırlamalar kaldırıldı.
Ad Impact verilerine göre, 2025-2026 seçim döngüsünde 27 Ekim itibarıyla satın alınan ve rezervasyonu yapılan siyasi reklamların toplam değeri 11,21 milyar doları aştı. Bu rakam, 2024 başkanlık seçimleri dönemindeki toplam reklam harcamalarını da geride bıraktı. Üstelik buna saha çalışmaları, personel giderleri ve diğer kampanya faaliyetleri dahil değil.
Başkalarına demokrasi dersi, kendi içinde çelişki
Amerikan sistemindeki bu tablo, Washington’ın dış politikadaki demokrasi ve insan hakları söylemiyle önemli bir çelişki ortaya koyuyor. ABD, başka ülkelerin yönetimlerini demokrasi ve özgürlük ölçütleri üzerinden değerlendiriyor; İran, Küba ve Nikaragua gibi ülkelere yönelik yaptırımlarında da siyasi ve insan hakları gerekçelerine başvuruyor.
Elbette ABD yaptırımlarının tamamı demokrasi gerekçesine dayanmıyor. Washington, ulusal güvenlik, nükleer faaliyetler ve terörle mücadele gibi gerekçeleri de öne sürüyor. Ancak demokrasi ve insan hakları, Amerikan dış politikasının temel söylemlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Peki, ekonomik gücün seçimler üzerinde bu denli etkili olduğu bir ülke, kendi sistemindeki sorunları göz ardı ederek diğer ülkeleri hangi demokratik ölçütlerle değerlendirebilir?
Uluslararası raporlar da ABD demokrasisinin içeride ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğuna işaret ediyor. Freedom House’un 2026 raporunda ABD’nin özgürlük puanı, bir önceki yılki 84 seviyesinden 81’e geriledi. Raporda siyasi kutuplaşma, paranın siyasette artan rolü ve devlet kurumlarının işleyişindeki sorunlar başlıca riskler arasında gösterildi.
Pew Research Center’ın Nisan 2026 tarihli değerlendirmesine göre de Freedom House, V-Dem ve Economist Intelligence Unit tarafından hazırlanan üç ayrı endeks, ABD demokrasisinin 2025 yılında gerilediğine işaret ediyor. V-Dem verilerine göre ABD’nin liberal demokrasi puanı 1 üzerinden 0,57’ye düşerek 1965’ten bu yana en düşük seviyesine indi. Economist Intelligence Unit ise ABD’yi 2025 Demokrasi Endeksi’nde “kusurlu demokrasiler” kategorisinde değerlendirdi.
Sonuç
ABD demokrasisine yönelik temel eleştiri, ülkede seçimlerin yapılmaması veya vatandaşların oy hakkının bulunmaması değil; siyasi süreci etkileme gücünün eşit dağılmamasıdır.
Sıradan bir vatandaşın tek oyuyla katıldığı seçimlerde bir milyarderin yüz milyonlarca dolarlık reklam ve kampanya finansmanını yönlendirebilmesi, siyasi eşitlik ilkesini tartışmalı hâle getiriyor.
Demokrasi yalnızca sandık kurulmasından ibaret değildir. Aynı zamanda vatandaşların siyasi kararları etkilemek için eşit fırsatlara sahip olmasını gerektirir. ABD’de büyük sermayenin seçimler üzerindeki artan etkisi, bu ilkenin ne ölçüde hayata geçirildiğine ilişkin ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Washington, bir yandan demokrasiyi diğer ülkeleri değerlendirmek için ölçüt olarak kullanırken diğer yandan kendi sistemindeki yapısal sorunları görmezden gelemez. Asıl soru ise şu: Milyarlarca doların seçim yarışlarını şekillendirdiği bir ülkede, halkın eşit iradesi siyasi kararların ne kadarını gerçekten belirleyebiliyor?

yorumunuz